Büyükleri sevmek

Sual: (Kişi sevdiğiyle beraber olur. Allah'ı ve Resulünü seven Cennete girdiği gibi, büyük zatları seven de Cennete gider) deniyor. Sadece sevmiş olmak yeter mi?
CEVAP
Evet, yeter. Ama sevmek ne demek? Sevmek, itaat etmek, onun yolunda olmak demektir. Allah'ı sevenin, Allah'ın emir ve yasaklarına uyması gerekir. Uymuyorsa sevmiyor demektir. Resulullah'ı sevmek de böyledir. Büyük zatlar da, Allah ve Resulünün bildirdiklerini bildiriyorlar. Onları seven, onların evlatlarını, torunlarını, kendi evlatlarından üstün tutar. O zatların talebelerini de çok sever. Bunları yapamıyorsa, sevgisinde noksanlık var demektir. Sevgisinde noksanlık da olsa, büyükleri seven yine mahrum kalmaz. İslamiyet’i öğrenip, tatbik eden, dinini öğrendiği zatı seven kurtulur. İşin esası budur. Bu varsa, her şey vardır.

Gündüz uyumak
Sual: Öğleden önce ve öğleden sonra olmak üzere günde iki defa uyumanın sakıncası var mı?
CEVAP
Bir ihtiyaç olmadan gündüz iki defa uyumak mekruhtur. Gece ibadeti yapıp uykusuz kalmadan, gündüz uyumamalı. (İhya)

Gece çalışan gündüz uyuyabilir veya hasta uyuyabilir. Yani bir mazeretle uyunabilir. Mazeretsiz, günde iki defa uyumak ve ömrü uykuyla geçirmek uygun olmaz.

Çok bilmek
Sual: Cennete gitmek için çok okuyup çok şey bilmek yeterli midir?
CEVAP
Çok şey öğrenmek yeterli değildir. Şeytan da çok şey biliyordu. Cenneti Cehennemi de görmüştü, ama ihlâsı olmadığından kibirlenip Cehenneme gitti. İbadet az da olsa, bid’at karıştırmadan ihlâsla yapmak lazımdır.

Bahse girmek

Sual: Bir arkadaşıma, (Satın aldığım şu bir kilo baklavayı yiyebilirsen senden para istemem, yiyemezsen, sen bana yüz lira ver!) dedim. Böyle bir şartla yapılan anlaşma kumar hükmüne girer mi, yani haram mıdır?
CEVAP
Kumardır, haramdır. Böyle bahislerde, iki taraftan birinin kâr veya zarar etme ihtimali varsa kumar olur. Burada, arkadaşınız kazanırsa, yediği baklavanın parasını vermeyecek, baklava ona kâr olarak kalacak, kaybederse, 100 lira zarara girecektir. O yerse, siz satın aldığınız baklavayı kaybetmiş olacaksınız, kazanırsanız 100 lirayı alacaksınız. Tam kumardır.

Kapı önündeki ayakkabı
Sual: Misafirler, dairemizin kapısı önüne ayakkabılarını çıkarıyorlar. Kapı önünden de ayakkabılar çalınıyor. Ev sahibi, bu ayakkabıları ödemek zorunda mıdır?
CEVAP
Ödemek zorunda değildir.

Bebeğin cinsiyeti
Sual: Tüp bebek yoluyla, istenen cinsiyette çocuk sahibi olmak mümkünmüş. Çocuğun cinsiyetini böyle tayin etmek dinen mahzurlu mudur?
CEVAP
Hayır, mahzurlu değildir.

Günü değerlendirmek
Sual: Bir günü değerlendirmek için ne yapmalı?
CEVAP
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Ecel gelince, bir gün izin istense de, ele geçmez. Bugün, bu nimet elimizdedir. Bugün, ecelin geldiğini, şimdi, o günde bulunduğunu, sana bir gün izin verildiğini farz et! O hâlde, bugünü elden kaçırmaktan, bununla, ebedî saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu?

Muaze Adevîye hatun, sabah uyanınca (Bugün öleceğim gündür) der, akşama kadar günahlardan kaçar, ibadetlerini yapardı. Akşam olunca da, (Bu gece, öleceğim gecedir) der geceyi de değerlendirirdi.

Allah'ın en sevdiği yer

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın yeryüzünde en çok sevdiği yer, mescidlerdir) buyuruyor. Allah’ın sevdiği yere kim gider? Allah’ın sevdiği kulu gider. Yine başka bir hadis-i şerifte, (Güvercin yuvası kadar mescid yapan, kendine Cennette köşk yapar) buyuruyor. Camiye girdiğimiz zaman ferahlıyoruz. Dikkat edilirse, ecdadımız bulunduğu yerlere hep cami yapmıştır. Bir mescidde namaz kılındığı müddetçe, yapanlara sevab gider. Hayra vesile olduğu sürece, sevab devam eder.

Bir ülkenin hürriyeti, bayrağı ile belli olur. Bayrak dalgalanırsa, o memleket hür bir memlekettir. Dinin de bayrağı camilerdir. Başka bir memlekete gidince, ilk önce bir camiye gitmek lazımdır. Öyle olursa, kişinin oradaki işleri rast gider.

Kötü kimse, kötülükten, iyi kimse de iyilikten hoşlanır. Müslüman mescidden çıkmak istemez. Başka yerde sıkılır. Kötü kimse de mescidlerde sıkılır.

Namaz hayattır. Namazla nefes aynı şeydir. Nefes alan namaz kılar. Nefes almayan namaz kılmaz. İmanın bayrağı, alameti namazdır.

Bir talebenin gözleri rahatsızlanır ve hocasına danışarak, duasını da alarak, çok riskli bir ameliyata girer. Gözün sinirleri kaynaşmaya başlamış. Her kaynayışta görme mesafesi azalıyor. Daha fazla gecikirse kör olacaktır. Sinirlerin ayrılması gerekiyor, ama çok tehlikeli bir ameliyat, sinirin biri biraz kesilse kör olacak. Nihayet sekiz saat kadar sonra ameliyat başarıyla biter ve nasıl görecek diye hastanın ayılması beklenir. Bantları çıkarırlar, yavaş yavaş bakarken, daha gözünü açarken ilk cümlesi, (Hangi namaz vaktindeyiz? Namazım geçti mi?) olur.

Ölüm kalım hâlinde yani kör olup olmadığını, gözlerinin iyileşip iyileşmediğine bakmadan, ağır bir ameliyattan çıkan bir insan, aklı başına gelirken, ilk önce namazı soruyor. Bu husus, hocasına arz edilince, gözleri yaşarıp, (Allah Allah! Kardeşim işte bu arkadaşınız evliyadır. Elhamdülillah aramızda böyle mübarek gençler de var) buyurur.

Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri de, namazın önemi hakkında buyuruyor ki:

(Bu zamanda, imanı doğru olup beş vakit namazını kılan, haramlardan sakınan evliyadır. Kıyamet günü hesap önce imandan, sonra namazdandır. Tek vakit namazı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih etmeli. Nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılmalı.)
 

Kaşları almak

Sual: (Kaşları aldırmak bir uygunsuzluğu düzeltmek için yapılırsa erkek olsun kadın olsun fark etmez caiz olur) deniyor. Erkek ve kadın için bu farklı değil mi?
CEVAP
Erkek ve kadın için farklıdır. Erkeklerin cemal için peruk takmaları caiz, kadınların zaruretsiz peruk takmaları yasaklanmıştır.

Cemal, çirkinliği gidermek, vakar sahibi olmak ve şükretmek için, nimeti göstermek demektir.

Erkeklerin cemal niyetiyle şık ve süslü giyinmeleri caiz, kadınların, süslü giyinmeleri yasaktır. Erkeklerin cemal niyetiyle kaşlarını düzeltmeleri caiz, kadınların kaşlarını almaları yasaklanmıştır. Erkek kürklü palto giyebilir, kadın kürklü manto giyemez. Erkek gümüş yüzük takabilir, kadın gümüş de takamaz. Erkek çizme giyebilir, kadın giyemez. Kısacası, kadın, hiçbir ziynetini yabancıya gösteremez.

Âlime uyulur
Sual: Âlimlerle tasavvuf ehli zatlar arasında, bir konuda farklı hükümler görülürse, hangisine uymak gerekir?
CEVAP
Âlimlere uyulur. Tasavvuf ehli, sekr hâlinde söylemiş veya ilhamla anlamış olabilir. İkisi de dinde senet değildir. Ama âlimler, edille-i şeriyyeye dayanarak bildirirler. Mürşid-i kâmille evliya zatları karıştırmamalı. Her evliya, mürşid-i kâmil değildir. Ama her mürşid-i kâmil evliyadır.

Mürşid-i kâmil, sofi zatlar gibi değildir, ictihad derecesinde yüksek âlim olduğu için, hem ilim, hem de marifet sahibidir. İmam-ı Rabbani, Mevlana Halid-i Bağdadi, Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretleri gibi zatlar böyledir. Böyle bir zata (Zül Cenâhayn) denir ki, iki kanat sahibi, yani hem âlim, hem evliya demektir. Akılla, delille anlaşılan bilgilere (İlim) denir. Kalble anlaşılan bilgilere (Marifet) veya (İrfan) denir.

Vesvese eden
Sual: Bende çok vesvese var. (Burayı galiba yıkamadım veya delk etmedim) diye defalarca yıkıyorum veya delk ediyorum. Buna bir çare yok mu?
CEVAP
Vesveseden kurtulmak için, kendi kendine, (Buranın kuru kaldığına veya burayı delk etmediğine yemin eder misin?) diye sormalı. Yemin edemiyorsa, orası yıkanmış veya delk edilmiştir, tekrar yıkamak veya delk etmek gerekmez.

Her vesvese için de, kendine aynı soruyu sorabilir. (Ben, yemin edecek kadar emin olsam zaten vesvese etmem) demek de vesvesedir. Yemin edemiyorsa, bunun vesvese olduğunu anlamalı. (Bir daha yıkasam daha iyi olmaz mı?) dememeli. Böyle düşünmek vesveseyi artırır.

Cennetin bedeli

Sual: (Cennetin bedeli Lâ ilâhe illallah, nimetin bedeli de Elhamdülillah’tır) hadisine göre, bir gayrimüslim, lâ ilâhe illallah dese, Cennetin bedelini ödeyip, onu satın almış olmaz mı?
CEVAP
Kur’an-ı kerimin bazı âyetleri, diğerlerini açıkladığı gibi, hadis-i şeriflerin bir kısmı da diğerlerini açıklar. (Şartsız bildirilen haberler, şartlı olarak anlaşılır) ifadesi, dinimizde bir kuraldır. Müslüman olmayan kimse, kesinlikle Cennete giremez. Bir gayrimüslim, lâ ilâhe illallah dese de Cennete giremez. İmanın altı şartına inanma mecburiyeti vardır. İnanmak da yetmez, ayrıca beğenerek söylemek gerekir. Dille söylemek de yetmez, kalble tasdik etmek de şarttır.

İhlas da şarttır, (Ancak ihlâsla, lâ ilâhe illallah diyen Cennete girer) hadis-i şerifi ihlâssız söylemenin değersiz olduğunu gösteriyor. Peki, ihlâs nedir? Bunu da Peygamber efendimiz açıklıyor, (İhlâs, haramlardan sizi menetmesidir) buyuruyor. (Bezzar, Hatib)

İmanın alameti, farzları yapıp haramlardan sakınmaktır. Haramlardan sakınılmıyorsa, ihlâs yok demektir. Sadece ihlâs yetmiyor, kalble tasdik de gerekiyor. Bir hadis-i şerif meali:

(Kalble tasdik edip, ihlâsla kelime-i şehadeti söyleyen Cennete girer.) [Taberani]

Bir de bunları beğenmek şartı vardır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(İnanarak, beğenerek ihlâsla Lâ ilâhe illallah diyene Cennet vardır.) [İbni Hibban]

Kalble tasdik, ihlâs, haramlardan kaçmak ve beğenmek de yetmez. Bir hadis-i şerif meali:

(İhlâsla, “Rabbimin Allah, dinimin İslam ve Peygamberimin Muhammed aleyhisselam olduğuna razıyım” diyen Cennete girer.) [İ. Ahmed]

Demek ki gayrimüslim, diğer bütün dinleri bâtıl, İslamiyet’i de tek hak din olarak kabul etmezse, Muhammed aleyhisselamı kendi peygamberi olarak kabul etmezse, Cennete giremez. Ayrıca, Amentü’de bildirilen imanın altı esasına da inanmak şarttır. Biri noksan olursa, iman olmaz.

(Nimetin bedeli Elhamdülillah) emrine uyarak, sadece Elhamdülillah demekle nimetin bedelini vermiş olur muyuz? Bir kimsenin eline bir miktar para geçse, onunla şarap alıp içse, (Elhamdülillah, elime para geçti, şarabımı alabildim) dese, nimetin şükrünü eda etmiş olamaz. O nimeti, dinimizin yasaklamadığı yerde, hattâ dinimizin emrettiği yerlerde kullanırsa, ancak o zaman şükretmiş olur.

Yüz şehid sevabı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz, (Ümmetim bozulduğu zaman, bir sünnetimi ihya edene yüz şehid sevabı var) buyuruyor. Yani, helâl haram, iyi kötü, doğru yanlış, küfür iman birbirine karıştığı zaman, bir sünneti yapana, yaptırana ve yayana, Allahü teâlâ yüz şehid sevabı verir. Eğer bu bir vacib veya bir farz, hele hele iman olursa, verilecek sevab bundan binlerce kat daha fazladır.

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında, iman bilgileri dâhil, bunların hepsi mevcuttur. Bu kıymetli kitapları yayan da, okuyan da, uyan da, yüz şehid sevabına kavuşur. Hattâ bu kitapları dağıtanın, namazı vaktinde kılamayıp, kazaya bırakma günahı varsa, o da affedilir, cezasından kurtulur. Bir namazı vaktinde kılmayıp, kazaya bırakmak çok büyük günahtır. Kaza etse bile, bu kazaya bırakma, vaktinde kılmama günahından ancak, kabul olan hacla, bir de bu kitapları yayarak kurtulabilir.

Bizzat kendisi yapamıyorsa, yapanlara malla destek veren de, bu sevablara kavuşur. Hattâ mücahitlerden fazla sevabı, mücahitleri donatan, silahlarını teçhiz eden alır. Bunlar olmasa mücahid neyle mücadele edecek? Hazret-i Osman’ın büyüklüğü de buradan gelir. Hattâ hiç hesapsız Cennete girecektir. Malla da o kadar çok destek verdi ki, Peygamber efendimiz, (Yâ Rabbi, Osman’a hesap sorma!) diye dua etti.

Müslüman, yaptığı iyilikleri ve kendisine yapılan kötülükleri unutmalı. Ama Allahü teâlâyı ve ölümü unutmamalı. Şeytan, insanları haram yoldan ziyade, ibadet yoluyla yıkar, kibre ucba düşürür, o insan kendini ve ibadetlerini beğenir. Zengin bir Müslüman, Ramazan-ı şerifte her gün çok büyük sofra açarmış. O mahallenin bütün fakir fukarası da ellerinde tasla gelip, yemek alıp giderlermiş. Namazında niyazında bir ihtiyar zat varmış, o da yemek sırasına girmiş. Şeytan adamlarına, (Bu ihtiyarın ibadetlerini bakın nasıl yok edeceğim) demiş. Hemen bir genç kılığına girip, yemek alma bahanesiyle eline bir tas almış. Ancak arkaya durmayıp, ihtiyarın önüne geçmiş. İhtiyar, (Niye kuyruğa girmedin?) diye sormuş. Genç, (Amca, açlıktan ölüyorum, ben oruçluyum, öne geçmek benim hakkım) demiş. (Sen bir gün oruçlusun, ben üç ayları tutuyorum. O hakka ben daha çok layığım) demiş. Şeytan, avanelerine göz kırparak, (O zaman hak elbette senin) demiş ve böylece, o ihtiyara nafile ibadetini söyleterek, onu riyaya düşürmüş...
 

Eşi ismiyle çağırmak

Sual: Kadın, eşine ismiyle hitap etse günah olur mu?
CEVAP
İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: Anayı, babayı ve kadının zevcini, isimleriyle çağırması tahrimen mekruhtur, küçük günahtır. Tazimle, saygı anlatan kelimelerle ve yanına giderek çağırmaları lazımdır. Uzaktan, yüksek sesle çağırmamalıdır. (S. Ebediyye)

İsmi ne ise sonuna bey getirerek, mesela Ali Bey, Veli bey gibi söylenebilir. Mesleği ne ise öyle hitap edebilir. Doktorsa doktorum veya doktor diyebilir. Bunun gibi, onbaşım, çavuşum, yüzbaşım, komutanım, polisim, patronum, mimarım, tüccarım, kaptanım, pilotum, avukatım, ustam, reisim, başkanım, hocam, öğretmenim, şefim, müdürüm, noterim denebilir. Yahut sevdiği sıfat ne ise o da söylenebilir. Beyim, aslanım, yiğidim, hayatım, şekerim gibi.

Erkek hangisinden hoşlanıyorsa onu söylemeli, istemediği ismi veya sıfatı söylememeli. Aynı şekilde erkek de hanımına, onun hoşlanacağı şekilde hitap etmeli. Mesela güzelim, bitanem gibi şeyler söylemesi uygun olur.

Fısk meclisi
Sual: S. Ebediyye’de, (Fısk meclislerinde, tesbih, tehlil, zikir çekmek, hadis, fıkıh ve benzerlerini okumak günahtır) dendiğine göre, fısk meclisi olan otobüslerde tesbih çekmek günah değil midir?
CEVAP
Günah değildir. Fısk meclisi nedir? Haram işlenen yerlere (Fısk meclisi) denir. Meyhaneler, barlar, pavyonlar, kumarhaneler, çalgı çalınan yerler, avret yeri açık olan kadın ve erkeklerin karışık bulundukları yerler fısk meclisleridir.

Sosyetik kadınların, saç ve kollarının açık olarak gidip mevlit okutturdukları camiler bile fısk meclisi olur. Buralara giden günaha girer. Mevlit ve vaaz dinlemek için böyle camilere giden kimse, sevab değil, günah kazanır. Avret mahallini açmak, büyük günah olduğu gibi, böyle açıklara bakmak da büyük günahtır. Bunun için, böyle camilere giden Müslümanlar sevab değil, günah kazanır, gadab-ı ilahiye sebep olur. (İslam Ahlakı)

Belediye otobüsleri her zaman fısk meclisi olmaz. Sıkışık olmayanlarına binmeli. İkincisi, bu otobüslere binmek zorunda kalabiliyoruz. Binince de, tesbih çekmenin mahzuru olmaz, aksine iyi olur. Fâsıklar arasında zikretmek daha sevabdır. Zikrederken kimsenin dikkatini çekmemelidir. Meyhane gibi fısk meclisi olan bir yere bile bir iş için girilince, orada işi bitene kadar tesbih çekebilir. Özel olarak fısk meclisine tesbih çekmeye gidilmez.

Peşin, veresiye gibi olmaz

Sual: Âhirete inandığı hâlde, (Peşin, veresiye gibi olmaz. Peşin elbette iyidir. Sen bu dünyada bana bulgur ver, ben sana âhirette pirinç veririm. Sen bana tavuk ver, ben sana ahirette kaz veririm) diyenler oluyor. Böyle söylemek uygun mudur?
CEVAP
Bu, âhirete inanmayan ateistlerin, şeytani bir kıyasıdır. İnanan kimse böyle söylememelidir. Onlar kibirlenip âhiretlerini satıyorlar. Hâlbuki dünya fani, âhiret bâkîdir. Sonsuz olan, geçici olana değişilir mi? Hattâ dünyadaki geçici bir altın vazo, âhiretin, ebedi kalacak olan toprak vazosuyla mukayese edilir mi hiç? Bu konuda birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:

(İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir.) [Bekara 86]

(Sizin yanınızdaki [dünya malı] tükenir. Allah katındaki rahmet hazineleri bâkîdir.) [Nahl 96]

(Allah katında olan daha hayırlıdır.) [Kasas 60]

(Âhiret daha hayırlı ve bâkîdir.) [Alâ 17]

(Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.) [Âl-i İmran 185]

(Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın!) [Lokman 33]

Ateist, (Peşin veresiyeden iyidir) sözüne kendisi de inanmaz, çünkü ticarette gelecek on lira elde etmek için, peşin bir lira verir ve bunu yaparken hiç de, (Peşin, veresiyeden daha iyidir) diyerek bu alışverişi terk etmez. Bir de doktor, bir ateisti, bazı meyve ve yemeklerden menederse, o derhâl gelecek hastalığın korkusundan dolayı onları terk eder. İşte görüldüğü gibi, ateist de peşini terk edip veresiyeye razı olur. Her tüccar, ticaret için yolculuk yapar. Yollarda, seferde peşin olarak yorulur. Bütün bunu veresiye olan bir kâr ve istirahat için yapar. Eğer gelecek olan on lira, hâlihazırdaki bir liradan daha iyiyse, o zaman dünya lezzeti, müddeti bakımından âhiret müddetine kıyas edilirse, ateistin kıyasının ne kadar yanlış olduğu meydana çıkar. Çünkü insan dünyada yüz yıl hattâ bin yıl yaşasa, sonsuzun yanında bu bin yıl hiçtir.

İşte âhirete iman eden bir kimse, sonsuz nimeti elde etmek için, sonsuza göre kısa bir anı terk etmiş gibidir. Bir de nimetlerin kalitesine bakılırsa, dünya lezzetlerini sıkıntıyla karışık ve bulanık olarak görür, âhiret lezzetlerini ise berrak görür. Bu bakımdan (Peşin, veresiyeden daha iyidir) sözü yanlıştır.

Bilmiyorum denir mi?

Sual: Kendisine güvenilip dinî sual sorulan kimsenin, bilmiyorum demesi doğru mudur? Cevap vermezse güvenimizi yitirmiş olmaz mı?
CEVAP
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:

Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır. Allah rızası için, bilmediği bir hususta susanın aldığı mükâfat, bildiği hususta konuşanın aldığı mükâfattan az değildir, çünkü cehaleti kabul etmek, nefse çok ağır gelir. (İmam-ı Şabi)

Şeytanı en çok kahreden şey, âlimin (Bilmiyorum) demesidir. Şeytan, (Bunun susması, benim için, konuşmasından daha zararlı) der. (İbrahim Edhem)

İmam-ı Zehebi, İmam-ı Malik’i şöyle anlatır: Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivayet, diyanet, adalet sahibi, sünnet-i seniyyeye tâbi, fıkıhta, fetvada kaidelerin sıhhatinde önde gelen bir zat idi. Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok kere (Bilmiyorum) derdi. İlmin kalkanı (Bilmiyorum) demektir, buyururdu. (Tabakat-ül Huffaz)

Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki:

İmam-ı Şabi hazretleri, bir suale, (Bilmiyorum) deyince, (Sen Irak ülkesinde müftüsün. Bilmiyorum demek, sana yakışır mı?) dediklerinde, (Meleklerin üstünleri bilmiyoruz dediler. Benim söylememden ne çıkar?) buyurdu. Bilmeyenin (Bilmiyorum) demesi, ilimden olup, büyük fazilettir.

İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri, bir suale (Bilmiyorum) deyince, (Hem beyt-ül-maldan maaş alıyorsun, hem de cevap vermiyorsun) dediler. (Beyt-ül-maldan, bildiklerim kadar ücret alıyorum. Bilmediklerim için alsaydım, beyt-ül-malın hazineleri bana yetmezdi) dedi.

Her sorulana cevap veren, her gördüğünden mânâ çıkaran ve her yerde bilgi satan, cahilliğini ortaya koyar. (Bilmiyorum, öğrenip de söylerim) diyen kimsenin, gerçek âlim olduğu anlaşılır. Kendine sual sorulan kimse bilmiyorsa, (Bilmiyorum, kitaplara bakayım, bulursam söylerim) demelidir. (Berika)

Bir zata, (İşittiğimize göre, siz âlimmişsiniz) derler. O zat şaşırır, (Öyle bir iddiada hiç bulunmadım) der. Bunun üzerine de, (Bir şey sorulunca bazen “Bilmiyorum” diyormuşsunuz. Cahil olan, bilmese de, söyler. Ancak âlim olan, bilmiyorsa bilmiyorum der. Bu sizin âlim olduğunuzu gösterir) derler. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bilmiyorum demek de ilimdendir.) [İbni Mace]

(Âlimim diyen cahildir.) [Taberani]

Kalb için en faydalı ilaç

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Helâl kazanıp helâl yemeye çalışmalı. Helâl lokmayla beslenen vücudun en büyük istifadesi, kalbin nurlanmasıdır. Çünkü kalb çok hassastır. Kalb bir kuvvettir, madde değildir. Madde olsa tek başına bulunabilirdi. Kalb yürekte bulunur. Tıpkı ampulün içinden geçerek, o ince tellerin ışık vermesi gibidir. Orada elektriğin gelip gitmesi diye bir şey yok, sadece o tellerin ısınmasından ışık teşekkül eder. Nefs de, akıl da öyledir.

İnsan, başlangıçta aldığı zevkin nefsten mi, kalbden mi geldiğini ayıramaz. Hâlbuki bu iki zevk çok farklıdır. Biri Cennete, diğeri Cehenneme götürür. Bunları ayırmak zordur. Fakat insan ibadet yapıp, Allahü teâlânın ismini çok zikredince, kalb yavaş yavaş nefsin etkisinden ayrılıp, kendi zevkini bulmaya başlar. Nefs ise, kendi zevkine devam eder. Kalb kendi zevkinden habersizken, yapılan ibadetler sebebiyle, büyüklerin sohbetlerini dinlemenin ve kitaplarını okumanın gerçek zevk olduğunu yavaş yavaş anlar. İşte bu zevkler, diğer zevklerden ayrıldığı zaman, hakla bâtıl ayrılmış olur.

Şu hâlde, kalbin bu zevkleri ayırabilmesi için, kuvvetli olması lazımdır. Onun gücü ve kuvveti ibadetleri yapmakta ve haramlardan sakınmaktadır. En kıymetli, en güçlü ilaç da, sohbettedir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Hiçbir üstünlük, hiçbir şifa, sohbetinki kadar tesirli olamaz) buyuruyor. Çünkü sohbet, insanın bütün organlarına hitap eder. Büyük zatlardan bahsedildiği için, onların ruhaniyetleri sohbetin olduğu yere gelirler. Biz bilsek de, bilmesek de, anlasak da, anlamasak da, insan o ruhlardan istifade eder. Karpuz, güneşten aldığı enerjiyle olgunlaştığını bilmediği gibi; büyük zatlardan çok bahsedilince veya bahsedilen yerlere gidince, insanın kalbi yavaş yavaş kendine gelir, kendini tanımaya ve doğruyla eğriyi ayırmaya başlar.

Bir gün yaşlı bir akrabası, mübarek bir zata, (Efendim, siz hocanızdan çok bahsediyorsunuz, hocanızdan ne istifade ettiniz, neler öğrendiniz ki, bu kadar çok sevip anlatıyorsunuz?) diye sorunca, o büyük zat, (Kim sevilir, kim sevilmez, hak nedir, bâtıl nedir, bunu öğrendim. Bu da bana yetti) buyurur.

Mübarek olsun demek

Sual: Cuma, bayram ve kandil geceleri, cuma günleri mübarek olduğu hâlde, ne diye (Cumanız, bayramınız ve kandiliniz mübarek olsun) deniyor?

CEVAP
Böyle söylemek, (Bu günler, senin için hayırlara vesile olsun, işlerin rast gitsin, iyi ibadet etmene sebep olsun, günahların affolsun, kötü işlerden uzak kalmana yol açsın) gibi mânalara gelen çok güzel bir duadır.


Kâfire zarar gelmez 
Sual: Bize Avrupa’da kiliseye gidip Kur'an okuma imkânı sağlanıyor. Papazlar camiye gelip Hristiyanlığı anlatıyor, fes, sarık giyebiliyor. Biz de kiliseye gidince haç taksak ne mahzuru olur?
CEVAP
Hristiyan veya başka bir kâfir; fes, sarık giymekle, camiye gelmekle, Kur'an dinlemekle dinine bir zarar gelmez. Kâfir, zemzem içse de, dinine bir zarar gelmez. Kâfir, Müslüman olmadıkça, ne yaparsa yapsın, kendi bâtıl dininden çıkmış olmaz, yani kâfirliğine zarar gelmez. Ama Müslüman öyle değildir. Bembeyazdır, ufak bir leke belli olur. Mesela papazın verdiği içkiyi içse veya onunla domuz eti yese büyük günah işlemiş olur. Papazın verdiği haçı boynuna taksa, kâfir olur. Papaz, imamın cübbesini giyse, sarığını sarsa dinine zarar gelmez, ama Müslüman papazın zünnarını kuşansa kâfir olur. Papaz, Müslümanın bayramını kutlasa, Hristiyanlığına zarar vermez, ama Müslüman, kâfirin Noel’ini kutlasa kâfir olur. Kâfir olunca, imanı ve nikâhı gider. Bu inceliği iyi bilmelidir.

Timsah resmi
Sual: Üstünde küçük timsah amblemi olan kıyafetle namaz kılmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Canlı resmi, küçük olup yere koyunca, ayakta duran kimse, uzuvlarını ayırt edemezse, namaz mekruh olmaz. (S. Ebediyye)

Faizci ebedî Cehennemde mi kalır?

Sual: Başta Diyanet’inki olmak üzere okuduğum her mealde, Bekara sûresinin 275. âyetinde, (Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, "Zaten alışveriş de faiz gibidir" demelerindendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram kıldı. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de, faizcilikten geri durursa, geçmişi kendisinedir, onun işi Allah'a aittir. Kim faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir, onlar orada temelli kalacaklardır) deniyor. Diğer meallerde de ebedî kalır, sonsuz kalır deniyor. Günah işleyen niye ebedî Cehennemde kalıyor?
CEVAP
Tefsirden, mealden din öğrenilmez. Faiz haramdır, haram işleyen ebedî Cehennemde kalmaz. Hadis-i şerifleri bile okuyanlar böyle yanlış hükme varırlar. Mesela, (Zina edenden iman çıkar), (İçki içenin imanı gider), (Namaz kılmayan kâfirdir) hadis-i şeriflerini okuyan da, bu günahları işleyenlere kâfir der.

Faiz de büyük günahtır. Faiz alıp verene kâfir denmez. Faizin haramlığına inanmayan kâfirdir ve ebedî Cehennemde kalır. Faiz alıp verdiği için değil, faizi helâl saydığı için ebedî Cehennemde kalıyor. Ali Fikri Yavuz’un mealinde, (Kim de, haram olan bu ribayı helâl diye yemeye dönerse, işte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır) deniyor. Böyle açıklamalı yazılınca, yanlışlığa fırsat verilmemiş oluyor. Bir şeyin hükmü mealden değil, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Bu bakımdan fıkıh ilmini bilmeden âyet ve hadis okumak çok yanlıştır.


Hıdırellez nedir? 
Sual: Hıdırellez nedir? Kimi, (Hıdırellez bir âdettir, kutlamanın hiç mahzuru olmaz) derken, bazıları da, kâfirlerin kutsal günü diyor. S. Ebediyye’de ise, (Nevruz ve Hıdırellez günleri kâfirler arasında değerli sayılır) deniyor. Hıdırellez’i kutlamakta bir mahzur var mıdır?
CEVAP
Âdet demek yanlış olur. Müslümanlıkta, miladî aylar içinde mübarek gün ve gece yoktur. 6 Mayıs Hıdırellez günü Müslümanlıkla bağdaşmaz. Hazret-i Hızır’la Hazret-i İlyas’ın buluştuğu gün diye kutlanan bir hurafedir. Kutlamak günahtır. O gün birçok hurafeler yapılmaktadır.

Evdeki çalgı aleti
Sual: Hiç kullanmadığımız bir çalgı aletini evde bulundurmak günah olur mu?
CEVAP
Evet, günah olur. Hadika ve Berika’da, (Kendisi kullanmasa da, her çeşit çalgıyı evinde bulundurmak, günahtır) deniyor. (S. Ebediyye)

Meyhaneye girerken
Sual: Bir iş için meyhaneye, kumarhaneye girerken Besmele çekmekte mahzur var mıdır?
CEVAP
Bir mahzuru olmaz. Hattâ içeri girince işimiz bitene kadar zikir de çekmemiz caiz olur. Günah işlerken, mesela içki içerken, kumar oynarken Besmele çekilmez.

Kalb ve Kâbe-i şerif

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Kâbe-i şerif, ilk görülünce, yapılan dua reddedilmez. Müminin kalbi ise, Kâbe’den kıymetlidir. Çünkü Kâbe, İbrahim aleyhisselamın yapısı, Allahü teâlânın tecelli ettiği yerdir. Ama müminin kalbi, Allahü teâlânın kudretiyle yarattığı bir şeydir. Onu kırmak yetmiş defa Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük günahtır. Mümin, müminle karşılaşınca, yaptığı dua reddedilmez. Peki, ne diye dua etmeli? Mesela, (Selamün aleyküm) demeli. Mânâsı, (Allahü teâlâ, sana hem dünyada, hem de âhirette selamet versin. Ne dünya sıkıntısı, ne ölüm sıkıntısı, ne de kabir azabı çekmeden doğruca Cennete git!) demektir. Diğer Müslüman da, (Ve aleyküm selam) dediği zaman, (Yâ Rabbi, sen de, bu din kardeşime selamet ver, rahmet et ve ona çok bereket ver!) diye aynı şekilde dua etmiş olur. İnsan, bir Müslümanla karşılaşınca, (Belki, benim dünya ve âhiret kurtuluşum, bu müminin duasına bağlıdır) demeli ve ne yapıp, ne edip onun duasını mutlaka almaya çalışmalıdır.

Çok kısa olan bu ömürde, çok uzun nimetler var. Hiçbir zaman, sonsuz olan, sonlu olanla mukayese edilemez. Allahü teâlânın varlığı da, sıfatları da sonsuzdur. Bütün kâinatta ne varsa, hepsinin ömrü, sonsuzla kıyas edildiğinde sıfırdır. İşte sonsuz olan Cennet nimetleri için, Allahü teâlâ, çok kısa bir ömür içinde öyle fırsatlar yaratıyor, öyle imkânlar veriyor ki, bunları kullanan, çok kısa bir zaman içinde çok büyük sevablar kazanabiliyor.

İnsanların bir sıkıntısını giderip onları sevindirmek çok sevabdır. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın farzlardan sonra en çok sevdiği iş, bir mümini sevindirmektir) buyuruyor. Bazen insan bir tatlı sözle sevinir. Bazen de, dünyayı verseniz sevindiremezsiniz, çünkü bir kere kırılmıştır. Onun için dinimizde, (Zararı yok etmek, fayda sağlamaktan önce gelir) buyuruluyor. Yani yanlış, kötü bir şey yapmamak, iyi bir şey yapmaktan daha iyidir. Çok iyiliği dokunsa da, yapılan kötü bir iş, bir yanlış hep hatırlanır, hiç unutulmaz. Onun için mümin, yanlış iş yapmaktan, yanlış söz etmekten çok sakınmalı. Ne kadar iyi iş yaparsak yapalım, (Bunu neden yaptın?) demezler. Ama bir hata işleyince, hemen söylerler. İnsanın yaptığı bütün ibadetler kabul olabilir, çok sevab verilebilir, verilmediği de olabilir. Ama işlenen her günah mutlaka yazılır. Onun için mümin, önce küfürden, sonra haramlardan sakınmalı, ondan sonra da ibadetlerini yapmalıdır.
 

İbadetlerde kıyas

Sual: Birbirine çok benzeyen iki dinî meseleyi birbirine kıyas edip, bir hükme varabilir miyiz?
CEVAP
İki mesele birbirine çok benzese de, biz kıyas edemeyiz. Kıyası ancak müctehid âlim yapar. Müctehid âlim de, nassa dayanır. Nassız kıyas olmaz. İmam-ı a’zam hazretleri, buna şu üç örneği veriyor:

1- Namaz, oruçtan daha önemli iken, hayzlı kadın kılmadığı namazları kaza etmez, fakat tutmadığı oruçları kaza eder. Kıyasla olsaydı, namazlar kaza edilir; oruçlar kaza edilmezdi.

2- İdrar, meniden daha pistir, idrar çıkınca abdest almak yeter, meni çıkınca gusül de gerekir. Kıyasla olsaydı, meni çıkınca değil, idrar çıkınca gusletmek gerekirdi.

3- Kadın, erkeğe göre daha zayıftır; ama dinimize göre mirasta kadın, erkeğin yarısını alır. Eğer kıyasla olsaydı, bunun tersi olurdu. Kadın zayıf olduğu için, ona iki, erkeğe bir hisse verilirdi.

Birkaç örnek daha:

1- İmamın okuduğu Fatiha’ya âmin demek namazı bozmazken, başkasının okuduğu Fatiha’ya âmin demek bozar.

2- Namazda birinin emriyle sağa sola gitmek namazı bozar, fakat biri, kıbleye tam duramamışsa, bunu gören birinin (Biraz sağa, biraz sola dön) sözüne uyarsa namazı bozulmaz.

3- Kıbleye doğru namaz kılmak farzdır, fakat bir kimse, gerekli araştırmayı yaparak tam ters yöne dursa, namazı sahih olur. Araştırmadan kıbleye doğru dönüp kılsa, namazı sahih olmaz.

4- Oruçlu biri, imsak vaktinden önce veya sonra ihtilam olsa, herhangi bir sebeple yıkanamasa, tuttuğu oruç sahih olur. Cünüp durma, namaz kılamama günahı ayrıdır. Böyle sebeplerle cünübün oruç tutması sahih olduğu hâlde, hayzlının oruç tutması haram olur.

5- Bir salih mümin deniz üstünde yürüse keramet ehli denir, fakat bunu fâsık veya kâfir yaparsa, onun yaptığına keramet denmez, istidraç veya sihir denir.

Hazret-i Ali de, (Din, nakle dayanır. Akılla, kıyasla olsaydı, mestin üstünü değil, altını mesh ederdim. Hâlbuki Resulullah mestin üstünü mesh ederdi) buyuruyor.

İslamiyet’te aklın ermediği şey çoktur, ama selim akla uymayan bir şey yoktur. Âhiret bilgileri, Allahü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler ve Ona ibadet şekilleri, aklın çerçevesi içinde olsaydı ve akılla doğru olarak bilinebilseydi, peygamber gönderilmesine lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve âhiret saadetini kendileri bulabilir ve hâşâ, peygamberler lüzumsuz gönderilmiş olurdu. (S. Ebediyye)

Ziyaretin önemi

Sual: Allah için ziyaretin önemi nedir?
CEVAP

Önemi büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim için birbirini seven, benim için toplanıp dağılan, benim için birbirini ziyaret eden, benim için birbirine yedirip içireni severim.) [İ. Malik]

(Arkadaşını Allah rızası için ziyaret edene, bir melek, “Ne güzel oldu, Cenneti hak ettin” der. Allahü teâlâ da, “Kulum beni ziyaret etti. Ağırlaması bana aittir. Onun için, Cennetten başka bir ziyafete razı olmam” buyurur.) [Bezzar]

(Din kardeşini ziyaret eden, dönene kadar, rahmet içindedir.) [Taberani]

(Cennette öyle güzel köşkler vardır ki, bunlar, birbirini Allah için ziyaret eden, Allah için sevip yardım edenler için hazırlanmıştır.) [Taberani]

(Bir mümini ziyaret için evinden çıkana, 70 bin melek, “Ey Rabbimiz! Senin rızan için ziyarete giden şu kuluna rahmet et, ondan razı ol” diye dua eder.) [Taberani]

(Din kardeşini ziyaret edene, Cennette bir derece verilir.) [Ey Oğul İlmihali]

(Mümin kardeşini ziyaret edip müsafeha eden kimselerin, elleri ayrılmadan, ağaçtan yaprak dökülür gibi, günahları dökülür.) [Ey Oğul ilmihali]

(Âlimi ziyaret eden, beni ziyaret etmiş gibi sevaba kavuşur.) [Taberani]

Allahü teâlânın emriyle, bir melek, arkadaşını ziyaret için köye giden birine sordu:

- Böyle nereye gidiyorsun?
- Şu köydeki din kardeşimi ziyarete gidiyorum.
- Bunun sana bir iyiliği, bir yardımı dokundu da, onun için mi gidiyorsun?
- Hayır, sadece ben onu Allah için sevdiğimden gidiyorum.
- Müjdeler olsun sana! Beni Hak teâlâ gönderdi. Hiçbir menfaat ummadan arkadaşını ziyarete gittiğin için, Rabbimizin sevgisine kavuştun. (Müslim, Hâkim)

Boşanmada mehir
Sual: Evlenirken, hanımımın kapalı ve namaz kılan biri olmasını istedim. Açık bir kıza teklif ettim. Kabul etti ve evlendik. Sonra açılıp saçıldı. Namazı bıraktı. Müslümanlığı kabul etmiyorum, dedi. Beni bırakıp gitti. Yani boşandık. Mehir borcumu vermem gerekiyor mu?
CEVAP

Vermek gerekmez. Çünkü kadının mürted olması veya hürmet-i musahereye kasten sebep olması gibi, kadının sebep olduğu ayrılmalarda, mehri vermek gerekmez. Verilmişse, erkek hepsini geri alır.

Arap ve zenci

Sual: Arapların zenci olduğu söyleniyor. Delil olarak da, Arap kızı şiiri gösteriliyor. Arap’la zenci ayrı değil midir? Rastgele bir şiir delil olur mu?
CEVAP

Arap’la zenci elbette ayrıdır.  

Zenci, siyah ırklara verilen genel ad olarak biliniyorsa da, doğrusu siyah ırk olan Zengibar [Zanzibar] halkına denir. Zengibar Afrika’nın güney doğusunda Tanzanya'ya bağlı iki adadan biridir. Habeş halkı da siyahtır, bunlara Habeş denir. Mısır halkı esmerdir. Siyah fellahları da vardır.

Arap, sözlükte güzel demektir. Mesela, lisan-ı Arap, güzel dil demektir. Coğrafyada Arap demek, Arabistan yarımadasında doğup büyüyen kimse demektir. Resulullah efendimiz, Arabistan yarımadasında doğduğu için Arap ırkına mensuptur. Araplar, beyaz, buğday benizli olur. Özellikle Peygamber efendimizin sülalesi beyaz ve çok güzeldi. Dedeleri Basralı olan İbrahim aleyhisselam beyazdı.

Anadolu’ya misafir gelen siyah fellahlar, habeşler, zenciler, hürmet ve ikram görmek için, kendilerini Arap olarak tanıtmış. Din düşmanları bu durumdan çok memnun olmuşlar, siyahları, aşağı ve iğrenç olarak tanıtmışlardır. Siyah resimlere, kara köpeklere, resmin negatif filmine Arap dediler. Arapsaçı, Arap sabunu, kara Fatma böceği gibi uydurma isimlerle Arap milletini kötülediler. Arabı siyah olarak tanıtmaya, böylece, Müslümanları Arap olan Peygamber efendimizden soğutmaya çalıştılar. 

Bunun bir örneği halk dilinde dolaşan şu Arap kızı şiiridir:  

Yağmur yağıyor, seller akıyor,
Bir Arap kızı, camdan bakıyor,
Sokağa çıksa, yağmurda kalsa,
Aksa karası, bembeyaz olsa.

Bu şiirde de, Arap kızının kara olduğu, yağmurla yıkanarak beyazlaşması isteniyor.

Şuurlu Müslüman, zenciye Arap denmemesi gerektiğini bilmeli, din düşmanlarının oyununa gelmemeli.
 

İlmi gizlemek

Sual: Dinî sual sorana cevap vermemenin vebali var mıdır?
CEVAP

Evet, cevap vermemenin vebali büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Bildiği hâlde cevap vermeyen âlimin, Kıyamette ağzına ateşten gem vurulur.) [Tirmizi]

(İlmini gizleyene, denizdeki balıktan, gökteki kuşa kadar her şey lanet eder.) [Darimi]

(Âlimin bildiğini söylememesi, cahilin de bilmediğini sormaması helal değildir. Çünkü Allahü teâlâ, “Bilmiyorsanız, ilim ehline sorun” buyuruyor.) [Taberani]

İlmin kıymetini bilmeyene, ilim öğretilmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(İlmi, ehli olmayana öğretmek, onu kaybetmek demektir.) [İbni Ebi Şeybe]

(İlmi layık olmayana öğreten, domuzun boynuna cevher takana benzer.) [İ. Mace]

Hazret-i Ali, göğsünü işaret edip, (Burada yeteri kadar bilgi vardır. Ancak bunu taşıyabilecek biri olsa, hepsini ona anlatırım) buyurdu. Biri, sualine cevap vermeyen âlime dedi ki:

- Sen, (İlmini gizleyene ateşten gem vurulur) hadis-i şerifini bilmiyor musun?
- Eğer sözümü anlayabilecek birine söylemezsem, o zaman bana gem vurulur.
Kur’an-ı kerimde, (Sefihlere, akılsızlara malınızı vermeyin) buyuruluyor. Mal verilmezse, ilim hiç verilmez.

Ona ilim vermek fitneye sebep olur. (İhya)

Lüzumsuz sual soranlara da cevap verilmez.

Yanlış fetva vermek
Sual: Dinî suallere yanlış cevap vermenin vebali nedir?
CEVAP


Bunun vebali çok büyüktür. Harama helal veya helale haram diyen küfre girer. Müctehid olmayanın, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladığına göre fetva vermesi caiz değildir. Çünkü âyet ve hadislerden dört mezhebin müctehidleri, farklı hükümler çıkarmıştır. Onun için herkes, kendi mezhebine uymalı, kendi mezhebindeki âlimlerin verdiği fetvaları bildirmelidir. Bilmeden, kitaba bakmadan, caizdir veya caiz değildir demekten çok sakınmalı! Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Fetva vermeye en cüretli olanınız, ateşe girmeye en cüretli olanınızdır.) [Darimi]

Haramdan korkmayan cahildir. Nitekim (Cahil, cüretkâr olur), yani, (Cahil, günah işlemekten korkmaz) denmiştir. Yanlış fetva vermek büyük günahtır. Bir hadis-i şerif meali:

(Bilmeden fetva verene, yerdeki ve gökteki melekler lanet ederler.) [İ. Lal, İ. Asakir]
 

Çirkinliklerin örtülmesi

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


Büyük bir zat, oğluna şöyle vasiyette bulunur:

(Oğlum, insanlardan altın değil, dua iste! Altın biter, ama duanın faydası bitmez.)

Dua almak çok önemli bir iştir. Kabul olan dua, kaza ve kaderi değiştirir. Ana babanın evladına duası, Peygamberin ümmetine duası gibidir. Onlar, bize ne yaparsa yapsın, itiraz etmemeli, onları gücendirmemeli. Büyük zatlar o yüksekliklere, ana babalarının, hocalarının rızası ve duasıyla gelmiştir. Araba ne kadar güzel olursa olsun, benzine ihtiyaç vardır. Büyükleri ilerleten benzin de duadır. Herkes bu gücün, para olduğunu zannediyor, ama para bugün var, yarın yok. Dua ise, asırlar boyu devam edecek bir servettir, sermayedir.
İnsanlarla görüşürken, alışveriş yaparken, nezaket çerçevesinde davranmalı, kızıp öfkelenmemeli. Onlar ne söylerse söylesin, (Sen haklısın) demeli. Peygamber efendimiz, (Kendi haklı iken, karşısındakine sen haklısın diyene, Cennette köşk verilecektir, bunun kefili benim) buyuruyor. Meraklının biri, meşhur bir zata sorar:

- Efendim herkes sizi seviyor, sizden övgüyle bahsediyor, hâlbuki insanlar çeşitli karakterdedir, bu insanları memnun etmek çok zordur, bunu nasıl başarıyorsunuz?

O sırada kar yağıyormuş, kar her tarafı örtmüş. O zat der ki:

- Şu pencereden bir bak, ne görüyorsun?

O şahıs, pencereden bakıp, her tarafın bembeyaz karla kaplı olduğunu görüp der ki:

- Efendim her yer kar.

- Peki, kardan başka bir şey görebiliyor musun?

- Kar her tarafı örtmüş efendim.

- İşte bizim sevgimiz kar gibidir, kimin ne kusuru, yaramazlığı varsa hepsini örter, biz de görmeyiz. Kar nasıl, çöpleri, pislikleri, çirkinlikleri örtmüş, her taraf mis gibi bembeyaz manzara içindeyse, biz de daima beyazı, sevgiyi görürüz. Dünyada sevginin hâlledemeyeceği hiçbir şey yoktur. Öfkeyle de hâlledilebilecek hiçbir şey yoktur. Güzel sözle, sevgiyle yılan deliğinden çıkar, size itaat eder. Ama öfkeyle kalkan zararla oturur, eşi, çocuğu ona sıkıntı verir. Öfke zarar getirir. Resulullah efendimiz, nasihat isteyen birine, (Öfkelenme) buyurdu. O kişi, farklı taraflardan gelip birkaç kere sordu, hepsine de, (Öfkelenme) buyurdu. Allahü teâlâ, iyileri (Onlar, bollukta da, darlıkta da infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler) diye övüyor. O hâlde öfkemizi yenmeye çalışmalıyız.

Kibir ve büyüklenmek

Sual: Kitaplarda, (Allah kibriya sahibi) deniyor. Kibriya ise büyüklük yani kibir demekmiş. Allah kibri yasaklarken, kendisi niye kibir sahibidir?
CEVAP

Bu, çok tuhaf bir sorudur. İnsanlar tenkit edilebilir, ama Allah da tenkit edilir mi hiç?

Bir okuyucu da Peygamber efendimizin, (Ben peygamberlerin efendisiyim ve şefaat edicilerin ilkiyim) sözü için, (Peygamberimiz niye kendini övüp kibirleniyor?) diye sormuştu.

Allah ve Resulü hakkında sual sorarken çok dikkatli olmalı. Mesela, (Acaba burada ne denmek isteniyor) gibi edebe uygun sormalı. Allah'ı ve Peygamberimizi tenkit eden kâfir olur.

Başbakanın, cumhurbaşkanının, (Bizim görevimiz şu) demeleri kibir olmaz. Böyle demek, övünmek değil, gerçeği bildirmektir. Bir peygamberin de, (Ben peygamberim) demesi övünmek değil, vazifesini bildirmek olur.  

Bazı kelimeler birkaç anlamda kullanılabiliyor. Bazıları da yanlış olarak kullanılıyor. Mesela kaptan, gemi sürücüsü iken, şimdi şoförlere de kaptan deniyor. Hâfız, hadis âlimi demektir. Bugün Kur'an-ı kerimi ezbere okuyana hafız deniyor. Hattâ Kur'an-ı kerimi ezberlemeye giden çocuğa bile hâfız deniyor. Bu yanlış kullanımlardan dolayı bazı ifadeler doğru anlaşılamıyor.

Kibir, büyük ve büyüklük demekse de, Türkçede daha çok, kendisini büyük gösterme, kendisini, başkalarından üstün görme hastalığı olarak kullanılıyor. Kibir, insanlar için büyük hastalıktır. Bu mânada hâşâ Allah için kullanılmaz.

Kebir de büyük demektir. Ekber en büyük demektir. Büyüklük yalnız Allah'a mahsustur. Hiç kimse, Onun gibi büyük olamaz. Birisine peygamber demek yanlış olduğu gibi, peygambere de Allah demek yanlıştır, ama Allah’a Allah demek, (Allah en büyüktür) demek yanlış olmaz. Bir kimsenin (Ben yaratıcıyım, ben en büyüğüm) demesi, kibirdir, yalandır, ama Allahü teâlânın (Ben yaratıcıyım) demesi gerçeği söylemektir.
 

Kazası olmayanın kaza kılması

Sual: (Kazası olmayan kimse, akşam ve vitri kaza ederse nafile olur. Bunun için üç rekât kılınması mekruh olur) deniyor. Sünnetleri kılarken kazaya da niyet edince akşamı ve vitri kılarken üç rekât kılmamız yanlış mı oluyor?
CEVAP
Hayır, yanlış olmuyor. Merhum hocamız ömürleri boyunca böyle kılmıştır. Peygamber efendimiz, Allah rızası için, farzın yanında bir namaz daha kılardı. O kıldığı için farzların yanında namaz kılmamız bize Sünnet olmuştur. Bu sünnet namazların yerinde kaza kılınca, Resulullah efendimiz gibi farzın yanında bir namaz kıldığımız için Sünnet yerine gelmiş oluyor. Kaza kılarken vaktin sünnetine de niyet edince, ayrıca niyet sevabı da alınıyor.

Kazası olmayan, sünnet olarak bildirilen yerlerin dışında, üç rekât olarak akşamın farzıyla vitri kaza ederse bu nafile olur, nafileyi de tek rekât kılmak tahrimen mekruhtur. Fakat beş vaktin sünnetleri, Duha, Teheccüd ve Evvabin gibi namazları kılarken kazaya da niyet edince, Resulullah efendimiz, o vakitlerde namaz kıldığı için, kazası yoksa bu namazlar Sünnet oluyor.

Kazası olmasa da, ömür boyu kıldığı bütün namazları kaza etmek iyi olur. Eğer bu, namazlarındaki noksanlık ve kerahetten dolayı yapılmışsa, daha güzel olur. Önceki Müslümanlardan pek çoğu, mekruh kılınmış olabilir şüphesiyle kıldıkları namazları kaza etmiştir. Bu kazaları, sabah ve ikindi namazlarından sonra kılmamalı, çünkü kazası olmayanın, sünnet olarak bildirilen yerlerin ve zamanların dışında kıldığı kaza namazı nafile olur. Bu vakitlerde ise nafile kılınmaz. Muzmerat’ta da böyledir. (Hindiyye)
 

Helâlle haramın aslı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Haramlara dalan, haramların aslına kavuşur. Haramın aslı, ateştir. Çay yerine, meşrubat yerine şarap içen, onun aslına kavuşur. Helâli tercih eden ise, helâlin aslına kavuşur. O da Cennet nimetleridir. Her şeyin aslı, Cennette veya Cehennemdedir.

Bir talebe, deniz kenarında otururken hocasına sorar:

- Efendim, Cennette de, şu karşıda gördüğümüz gibi yalılar, kayıklar olacak mı?

- Kardeşim, hani yalı, hani kayık? Bunların hepsi hayâl. Bugün var, yarın yok. Bunlara var denmez, bunlar rüya. Hakiki, kalıcı olan köşk, yalı, sandal, deniz, hepsi Cennettedir. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nice nimetler var. Bugün insanlar bunlarla eğleniyor gibi gözüküyorlar, fakat kahır ve üzüntü içindeler, eve girdiklerinde de sıkıntıları bitmiyor. En büyük üzüntüleri, bütün bu varlıklarını bırakıp gidecek olmaları. Cennette ise bırakıp gitmek yok.

Cenab-ı Hak, bu hayâl sevgisinden, hayâl peşinde koşmaktan bizi kurtarsın. Biraz sabredelim de, Rabbimizin razı olduğu o büyük nimetlere kavuşalım.

Herkes her an bir yol ayırımında. Yani yol ayırımı, bir defaya mahsus değil. İnsanın ağzından çıkan her kelime, insanın her hareketi, her bakışı, her nefesi, mutlaka insanın ya sağ tarafına yazılır, ya sol tarafına. Hiçbiri boşlukta kalmaz. Fakat düşünceler böyle değildir. İçimiz fısk dolu olsa, kötülükler düşünsek, ama yapmasak, Allahü teâlâ merhametinden onları yazmıyor. Ama iyi, hayırlı bir şey düşünsek, hemen yazılıyor.
İnsan, hayvanlar gibi başıboş bırakılmış değildir. Mutlaka mesuliyeti vardır. Bütün kâinatı her an varlıkta durduran Cenab-ı Hak, her an, (Ey kulum! Sana verdiğim bu nimeti, bu fırsatı nasıl değerlendiriyorsun? Hayırda mı, şerde mi?) diye bizi imtihan ediyor. Hayır veya şer olmaması, yani boşlukta olması mümkün değil. Çok insanlar vardır boşlukta gibi gözükür, fakat iyi niyet sahibidir, hep sevab yazılır. Kimi insanın yaptığını ibadet zannederiz, hâlbuki onun niyeti bozuktur, hepsi günah olarak yazılır. Onun için tasavvufta hep kalbe, niyete önem vermişler, kalbin iyi düşüncelerle dolmasını istemişler. Kalbi kurtardı mı, bütün organlar iyi işlemeye başlar. Hep hayra vesile olur.
 

İki başlı idare

Sual: Yaşlı müdürümüz emekli olunca, patron, onun yerine genç bir müdür tayin etti. Ünitemizde yaşlı bir şefimiz var. Bizi genç gördüğü için, müdüre danışmadan, bizi topluyor, müdürden farklı emirler veriyor. Biz iki âmir arasında kaldık. Olan bize oluyor. Ne yapmak gerekir?
CEVAP
Başsız olmak kötü olduğu gibi, iki başlı olmak da kötüdür. İki başlı iş, doğru yürümez. Şef, müdürden daha bilgili, daha tecrübeli olsa da, kendi başına emir vermesi yanlış olur. Emir vermekten hoşlanmak, bir hastalıktır. Büyüklerimiz, (İnsanı en son terk eden kötü huy, emretme, şef olma arzusudur. Bu arzu çıkmadan, can çıkmaz) buyurmuştur. Demek ki, şeflik arzusu, son nefese kadar devam ediyor. Bundan çok az kimse kurtulur.

İki âmir, iki baş olmaz. Atalarımız tecrübeleriyle bunu tespit edip, veciz sözlerle bu gerçeği dile getirmişlerdir. Birkaçı şöyledir:

İki kaptan bir gemiyi batırır.


İki cambaz bir ipte oynamaz.


Bir çöplükte iki horoz ötmez.

Yapılacak iş, durumu müdüre bildirmektir. Müdür de, bir çare bulamazsa, ancak o zaman patrona bildirilir. İşlerin iyi yürümesi için, müdür kötü de olsa, herkesin ona itaat etmesi şarttır. Yine atalarımız, (İki kıbleli din olmaz) buyurmuşlardır. İki kıbleye dönülmez demektir. Bir de, (İki el, bir baş içindir) buyuruluyor. (Elemanların, memurların, kötü olsa da, müdüre itaat etmeleri gerekir) demektir. Bu konuda iki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Elleri kesik, sakat bir köle olsa da, amirinize itaat edin!) [Müslim]

(Başı siyah Habeşli bir köle olsa da, amirinize itaat edin!) [Buhari]

Kur’an-ı kerimde de tek ilahın öneminden bahsedilir. Birden fazla ilah olunca, arada anlaşmazlıklar çıkar, kâinatın düzeni bozulur. Bir ayet-i kerime meali şöyledir:

(Eğer her ikisinde [yer ve gökte] Allah’tan başka ilah olsaydı, [aralarındaki ihtilaf yüzünden] yer ve gök harap olup giderdi.) [Enbiya 22]

Markette yiyip içmek
Sual: Marketlerde iken çocuk su diye tutturuyor yahut oradaki bir şeyi alıp yiyor. Biz de, şişeyi veya kutusunu alıp kasada ödüyoruz. Bunun bir mahzuru oluyor mu?
CEVAP
Fiyatları belli olduğu için caiz olur. Lokantalarda, pastanelerde, kahvelerde de, parasını ödemeden yiyip içmekte mahzur yoktur. Çünkü yenilip içilenlerin fiyatları bellidir.
 
IHH Yetim Sponsorluk Sistemi
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...